kimi zaman bir şarkı buluverir ruhu. o an o şarkının karşına çıkması gerekiyordur.
o şarkı karşına çıktığı an da yine hayal kırıklığına uğrayacaksın. yine kendine küfür edeceksin. “sen bu şarkıyı daha önce nasıl dinlemedin” diyerek. ama şarkı başladığı an, bir sonraki tekrarına kadar aldığın nefesin hazzını yaşıyor olacaksın. evet enfes bir ses, enfes bir yazı başlı başına bir yaşam bağlatıcısı.
geçmişten farklı günler yaşıyorum. en azından ailemin daha bir gözlerinin içine bakıyorum. annem başımı kaşıyıp beni uyku dünyasına hazırlarken, başımın aslında ne kadar orgazmik bir yer olduğunu anlıyorum. bir dize yatayım o baş kaşınsın. sadece kaşınsın. ama yattığım diz annemin dizi olsun. hiçbir kız o mutluluğu cidden yaşatamadı. hiçbiri annem gibi kaşıyamadı. kaşıyamayan sevgiliyi ne edeyim afedersin? dedim kendime..
gün sayıyorum. herkesin onur gurur duyduğu, benimse içimden hiç ama hiç gelmeyen o güne gün sayıyorum:askerlik.
baba; "birisi benim onurumu kırarsa ben karşılık veririm" diyorum, yemek yerken. sana karşı kendimi dizginleyemediğim zamanlar, fevri çıkışlarım oldu. sana diyorum. babama! elin adamı benim onurumla nasıl oynar ki, ve eğer böyle bir şey yaparsa ben nasıl susarım ki diyorum.
"oğlum susacaksın" diyor babam. emekli astsubay olan babam diyor. sonra annem lafa giriyor: aman oğlum diyor. bulaşma kimseye. git gel hemen diyor. tamam anneciğim dedikten sonra, içime doğdu. bize yakın bir yerde askerliğini yapacaksın diyor. anne hayal kurmak, hayal kırıklığına davet çıkarmak olur ki, bunu boş verelim diyorum.(düşten gelen bi'ses bu cümleyi yasakladı. hayal kurmak en güzel bi' şey.) hem ne olacakmış yahu. ha diyarkabır, ha istanbul, ha adana, ha rize. babam lafa giriyor bu sefer. herhalde oğlum, her yer bizim. (ama baba. içimden hiç gelmiyor gitmek, diyemiyorum. o da gitme oğlum, sen askerlik yapamazsın ki diyemiyor. ama konuşurken hepimizin gözleri dolu dolu. o yüzden sert görünmek o anlar da daha iyi gibiydi. anne yarın tecilimi bozduracağım dedikten sonra, “ama benim yüreğime bir şey olduuuu” dedikten sonra sarılıp ağlaşmamız vardı ki. yok dayanamam. paşalar gibi yapıp gelirimci olmalıyım)
bugünler de, okuduğum kitabı daha iyi anlıyorum. sözler gözümün önünunde daha iyi süzülüyor. beyin aldırgaçlarımın kitap okurken nefes aldığını hissediyorum. aynı şey şarkıları dinlerken de geçerli.(bu yazıyı yazdırtan şu an ki dinlediğim şarkı gibi*)
dedim ya. günler daha başka geçiyor. herkes beni memnun etme derdinde gibi. aslında hep öyleydiler – ki öyleler- ben bu aralar duygusallaştım. sürekli kitap okumasını istediğim kızkardeşim mırın kırın ederken, şimdi kitap okuyor oluşu ve kitap siparişleri veriyor oluşu gibi. ya da abimin iki günde bir elinde bira ile eve gelişi, biralar eşliğinde pes oynamalarımız gibi. sonra yenenin, ertesi güne ve yeni pes oynanmaya başlanılan süreye kadar eğlendiğimiz an gibi
bilmiyorum ama herkes çok farklı geliyor. zaten öyleydiler. ben duygusallaşıyorum. ki öyle..
birçok arkadaşıma askere gideceğimi söyledim. uzun değil mi dediler? evet dedim! sonrasında hep aynı şeyler eklendi. mektup yazarsın değil mi? ehhe yazarım dedim. o kadar çok mektup yazacağım kişi oldu ki, sanırım genel bir yazı yazıp, fotokopileyeceğim. eheh.
düşünüyorum: beş dakikada gece oluyor. resmen beş dakika yahu. anlayamıyorum. beş ay beş saat gibiymiş geliyor. her şey çok hızlı geçiyor. bunlar kendimi kandırmaya yönelik saçma laf öbekleri. ama inandım. inandırdım kendimi buna. belki de ihtiyacım var bu kanışlara.
her gittiği ortamda kendim gibi kişiler çıktı karşıma. beni anlayan. ya da anlıyormuş gibi yapan!
evet gideceğim iki ay sonra. içimden zerre gitme gibi bir düşünce olmamasına rağmen. ve şunu anladım ki, askerlik denen olgu özgürlüğü cidden kısıtlıyormuş. gitmeden bunu da anladım. özgürlüğün en bir güzel şey olduğunu da. dedim ya duygusallaştım eheh.
*kimi şarkılar vardır soyutlar. düşündürtür seni. alıp götürür. beni alıp götüren camel’a ve o’nun nadide eseri olan rajaz’e şükran borçluyum. bu şarkıyı karşıma çıkartan kişi ise baş nadidedir gözümde..
ha bir de. az önce(yaklaşık iki saat önce) anneme kalktığımı ıslıkla duyurmaya kalktım. o da ıslıkla cevap verdi. hatta beş dakika ıslıklaştık. diyeceğim şudur ki, arada ıslıklaşmak günü eğlenceli kılabiliyor ciddi melankolinin üstüne. söyleyim dedim. belki yaparsınız siz de!
Beklentilerin olmayacağını bile bile beklemek. Özlemeli beklemek. Olmayacakmış gibi ama beklemekten sıkılmayacak şiddette aşka bağlı şekilde beklemek. Sadece beklemek..
3 Kasım 2009 Salı
..
Sanırım yağmura o zamanlar aşık olmuştum...
İlkokul dört ya da beş zamanları. Sömestr da her zaman olması bile çok sıklıkla şehir dışına çıkışımız teyzeme gitmek için olurdu. Hiç aklıma gelmezdi onlarca sene sonra aşık olduğum şehirin, asıl yerleştiğimiz yer olacağı. Evet İzmit'ten bahsediyorum..
Girmiştik deniz suyuna batırılıp çıkarılan evden içeri. Mis gibi rutubet kokar ve ben keyifli bi' şekilde hapşırırdım ilk kapıdan içeri girdiğimizde. Hala daha öyledir ama artık alıştım sanırım.
Teyzemi çok severim. Kokusunu da çok severim. Annem gibi kokar. Üstüne yılların getirdiği okul, kitap, sıra kokusu ve biraz da üstüne rutubet eklenince misliğine mislik katılmış oluyor haliyle. En sevdiğim kuzenlerim de teyzemin çocuklarıdır mesela.
Çok iyi hatırlıyorum...
Teyzem çift kat yorgan koymuş yatağa. Pufidik bi' yastık. Tam bi' izlenmelik görüntü. İnsan o hali görünce mayışıyor ve sabırsızlanıyor içine girmek için. Ve de karşımda 37 kanallı tv ye bağlanmış ve oyun konsolu önümde duran bi' nintendo. Sanırım o zamanlar ilk çıktığı anlar ve mario ile ilk tanışmam. Teyzemin getirdiği ılık, biraz fazla şekerli süt. Yaşadığım anın, düş mü yoksa gerçek mi diye sorgulatıcı bi' hal..
Ertesi gün...
Ömür'ü sen al Gökçe. Yok yok sen al Çağdaş. Yaşımın ufak olması sebebiyle yalnız bırakılmak istenmemem. Annemin ve teyzemin yanında canımın sıkılacağının düşüncesi. İzinsiz oyunu açamayışım ve ses çıkaramayışım. Okul yaşantısı boyunca "efendi çocuk" yakıştırılmalarına mazhar olmuş bi' ben.
Yatağımın içinde olan biteni dinliyordum. Kurayı Çağdaş abim kazanmıştı. Evet o gün Gökçe abimin yanında olacaktım. Benden nerdeyse on-oniki yaş büyük. Her zaman onunla daha iyi anlaşmışımdır.
Evden çıkmıştık. Pek konuşmadığımı biliyorum. Önce arkadaşlarıyla bi' kafede buluşmuştuk. Hatta öyle ki özdemir erdoğan'ın o gün için orda bi' konseri vardı. İlk defa orda işitmiştim adını ve anlasız ve heyecanlı bi' şekide strese girmiştim. İzlemek istiyordum. Ama uyum sağlamak zorundaydım. Anne tembihlemişti çünkü: gereksiz isteklerden kaçmam gerektiği doğrultusunda. Üzmemem gerekti. Ama söyleseydim eminim orda kalırdık. Kıramazdı beni. Sonrasında bi' eve gittik. Kocaman amca herkese sigara ikram ediyordu. Afallamıştım bana da uzattığında. Sonradan anladım ki kendisi kör imiş. Ama gökçe abinin sigarayı alıp içmesi utandırmıştı beni. Hiç aklıma gelmezdi çünkü. Kahveler içildi, sigara eşlik etti ve vakit geç oldu. Artık dönme vaktiydi eve.
Fena derecede yağmur yağıyordu. Ama arabaların ışıkları, emsalsiz deniz kokusu, hafif üşüme, çişimin olmaması, kuzenin güleryüzü, ıslak caddeler, şemsiyeli güzel kadınlar, yemek bulmuş köpekleri görünce...
Evet İzmit'e aşık olmuştum. Aşığım bu kente. Yüzeysel olarak değişse de ruhunu asla yitirmeyen bu şehire aşığım. Aşık etmiş..
Nerden aklıma geldi bu geçmiş?
Bugün aynı şeyi yaşadım da o yüzden. Kişiler belki farklıydı ama kurgu tamamen aynıydı..
İlkokul dört ya da beş zamanları. Sömestr da her zaman olması bile çok sıklıkla şehir dışına çıkışımız teyzeme gitmek için olurdu. Hiç aklıma gelmezdi onlarca sene sonra aşık olduğum şehirin, asıl yerleştiğimiz yer olacağı. Evet İzmit'ten bahsediyorum..
Girmiştik deniz suyuna batırılıp çıkarılan evden içeri. Mis gibi rutubet kokar ve ben keyifli bi' şekilde hapşırırdım ilk kapıdan içeri girdiğimizde. Hala daha öyledir ama artık alıştım sanırım.
Teyzemi çok severim. Kokusunu da çok severim. Annem gibi kokar. Üstüne yılların getirdiği okul, kitap, sıra kokusu ve biraz da üstüne rutubet eklenince misliğine mislik katılmış oluyor haliyle. En sevdiğim kuzenlerim de teyzemin çocuklarıdır mesela.
Çok iyi hatırlıyorum...
Teyzem çift kat yorgan koymuş yatağa. Pufidik bi' yastık. Tam bi' izlenmelik görüntü. İnsan o hali görünce mayışıyor ve sabırsızlanıyor içine girmek için. Ve de karşımda 37 kanallı tv ye bağlanmış ve oyun konsolu önümde duran bi' nintendo. Sanırım o zamanlar ilk çıktığı anlar ve mario ile ilk tanışmam. Teyzemin getirdiği ılık, biraz fazla şekerli süt. Yaşadığım anın, düş mü yoksa gerçek mi diye sorgulatıcı bi' hal..
Ertesi gün...
Ömür'ü sen al Gökçe. Yok yok sen al Çağdaş. Yaşımın ufak olması sebebiyle yalnız bırakılmak istenmemem. Annemin ve teyzemin yanında canımın sıkılacağının düşüncesi. İzinsiz oyunu açamayışım ve ses çıkaramayışım. Okul yaşantısı boyunca "efendi çocuk" yakıştırılmalarına mazhar olmuş bi' ben.
Yatağımın içinde olan biteni dinliyordum. Kurayı Çağdaş abim kazanmıştı. Evet o gün Gökçe abimin yanında olacaktım. Benden nerdeyse on-oniki yaş büyük. Her zaman onunla daha iyi anlaşmışımdır.
Evden çıkmıştık. Pek konuşmadığımı biliyorum. Önce arkadaşlarıyla bi' kafede buluşmuştuk. Hatta öyle ki özdemir erdoğan'ın o gün için orda bi' konseri vardı. İlk defa orda işitmiştim adını ve anlasız ve heyecanlı bi' şekide strese girmiştim. İzlemek istiyordum. Ama uyum sağlamak zorundaydım. Anne tembihlemişti çünkü: gereksiz isteklerden kaçmam gerektiği doğrultusunda. Üzmemem gerekti. Ama söyleseydim eminim orda kalırdık. Kıramazdı beni. Sonrasında bi' eve gittik. Kocaman amca herkese sigara ikram ediyordu. Afallamıştım bana da uzattığında. Sonradan anladım ki kendisi kör imiş. Ama gökçe abinin sigarayı alıp içmesi utandırmıştı beni. Hiç aklıma gelmezdi çünkü. Kahveler içildi, sigara eşlik etti ve vakit geç oldu. Artık dönme vaktiydi eve.
Fena derecede yağmur yağıyordu. Ama arabaların ışıkları, emsalsiz deniz kokusu, hafif üşüme, çişimin olmaması, kuzenin güleryüzü, ıslak caddeler, şemsiyeli güzel kadınlar, yemek bulmuş köpekleri görünce...
Evet İzmit'e aşık olmuştum. Aşığım bu kente. Yüzeysel olarak değişse de ruhunu asla yitirmeyen bu şehire aşığım. Aşık etmiş..
Nerden aklıma geldi bu geçmiş?
Bugün aynı şeyi yaşadım da o yüzden. Kişiler belki farklıydı ama kurgu tamamen aynıydı..
11 Eylül 2009 Cuma
Mim'sel Haller

Blog adresine dair bi' mail geldiğinde--yorum v.s-- heyecanlanıyorum. bi' mutlu, bi' değişik--cidden-- oluyorum. yazdığım yazıları saçmalamalarım olarak görüyorum ve bu yazılar hakkında bi' eleştri almak fazlasıyla hoşuma gidiyor. vallaha!
Bugün ise mimlenmişim. Anlamaya çalıştım öncelikle. Araştırdım bile eeheheh. Fazlasıyla mutlu etti beni geberik gelin. Yüzümü güldürdü daha ne olsun:)(bu ödülü aldığımdaki dıygısal konuşmam olsun eheheh)
Şimdi yazacaklarım ise bi' diğer sene juri olarak katılmışım havasında olacak--hayaller hoş--. Çünkü ben de birilerini mimleyecekmişim. Ama öncesinde şunları kopeyşınpeyşın yapmam gerekiyormuş sanırım:
1- Sizi ödüllendirene teşekkür edin.
2- Sizi ödüllendirenin blog linkini yayınlayın.
3- Ödülün logosunu yayınlayın.
4- 7 yaratıcı bloggerı ödüllendirin.
5- 7 bloğun linkini yayınlayın.
6- Ödüllendirdiklerinizi haberdar edin.
7- Kendiniz hakkında 7 ilginç şey yazın.
heh. şimdi sıra bendeymiş. o çok sevdiğim bloglar ise;
* ka'
* mena
* morado
* epigonion
* soyulmak istemeyen portakal
* gönderrrrr
* göğe bakma durağı !
huh. ödül verenlerin işinin ne kadar zor olduğunu anladım. yemin ederim stres yaptım. neyse. şimdi 7 ben'i yazacakmışım. bana dair şeyler daha kolay. öhöm:
...
umarım başarabilmişimdir bu mim halini. çok mu ciddiye aldım bilmiyorum ama cidden stres yaptım. o değil de; nokta..(ohh)
30 Nisan 2009 Perşembe
Ay-Yalnızlık-Güneş
Anlamıyorum…
Bir gecenin bu kadar çabuk bitmesini anlamıyorum. Güneşin hemen doğma telaşına ise akıl sır erdiremiyorum. Yani erkenden çıkıyorsun da ne oluyor ey güneş. Ne yani. Çok mu hak ediyoruz senin sıcağını ha? Yani çok mu hak ediyoruz senin ışığını, biz daha birbirimizi aydınlatamamışken.
Ya Ay sen? Neden bu kadar çabuk bıkıyorsun. Ne sıkan seni. Hemen kaybolma telaşın ne? Bilmiyor musun senin farkındalığında, mutlu olan insanları. Bilmiyor musun, sadece sana bakıp, aşkının yüzünü gördüğünü sanan aşıkları? Duymuyor musun adına yazılan milyonlarca şarkıyı? Ne yani.. seni hak etmediğimizi mi düşünüyorsun ey Ay? Keşke yanıldığını görebilsen, bilebilsen. Hadi bizleri geçtim. Görmüyor musun etrafında dans eden romantik yıldızları. Ayağı yerden kayıp, gökyüzünün başka yerinde anca durabilen heyecanlı yıldızları.. Ha?
Biliyorum Ey Ay. Özel olduğunu hissettirme derdinde olduğunu. Gecenin büyüsünü, kıymet bilmeyi, ışığından ışık bulmayı, ve en sonunda bu güzel anların sonunun hemen bitebileceğini, bize ders olarak sunuyorsun. Belki de, anlık mutlulukların, öğretilemeyen ve kıymeti bilinmesi gereken zaman dilimi olduğunu, ders verircesine sen öğütlüyorsun.. ya kime? Bize yüce Ay. Yani bu çaban biz zavallılara. Hak ediyor muyuz?
Kimi zaman tutuyor gibi oluyorum bu öğüdünü. Ama çok zor be Ay. Yani he deyip geçemiyorsun ki. Lay lay lom olmuyor. Korkuyorsun. Korkuyorum anlık anların büyüsüne kapılıp sürüklenmelerden. Çünkü çıkamıyorum. Çıktığım anda da perişan oluyorum.
Kimi zaman sevmekten korkutuyor bu duygu. Aşık olamıyorsun. Ya. Ya doğru değilse? Konuşuyorsun da aslında en başında. Ben böyleyim diye anlatıyorsun kendini. Bak vazgeçeceksen şimdi geç, bana bulaşma diyorsun. Kapıyor seni. Kaptırıyor kendine. Ya sonra?
Anlamıyorum..
Yalnızlığı bu kadar sevdiğimi.. Anlıyorum aslında…
Bir gecenin bu kadar çabuk bitmesini anlamıyorum. Güneşin hemen doğma telaşına ise akıl sır erdiremiyorum. Yani erkenden çıkıyorsun da ne oluyor ey güneş. Ne yani. Çok mu hak ediyoruz senin sıcağını ha? Yani çok mu hak ediyoruz senin ışığını, biz daha birbirimizi aydınlatamamışken.
Ya Ay sen? Neden bu kadar çabuk bıkıyorsun. Ne sıkan seni. Hemen kaybolma telaşın ne? Bilmiyor musun senin farkındalığında, mutlu olan insanları. Bilmiyor musun, sadece sana bakıp, aşkının yüzünü gördüğünü sanan aşıkları? Duymuyor musun adına yazılan milyonlarca şarkıyı? Ne yani.. seni hak etmediğimizi mi düşünüyorsun ey Ay? Keşke yanıldığını görebilsen, bilebilsen. Hadi bizleri geçtim. Görmüyor musun etrafında dans eden romantik yıldızları. Ayağı yerden kayıp, gökyüzünün başka yerinde anca durabilen heyecanlı yıldızları.. Ha?
Biliyorum Ey Ay. Özel olduğunu hissettirme derdinde olduğunu. Gecenin büyüsünü, kıymet bilmeyi, ışığından ışık bulmayı, ve en sonunda bu güzel anların sonunun hemen bitebileceğini, bize ders olarak sunuyorsun. Belki de, anlık mutlulukların, öğretilemeyen ve kıymeti bilinmesi gereken zaman dilimi olduğunu, ders verircesine sen öğütlüyorsun.. ya kime? Bize yüce Ay. Yani bu çaban biz zavallılara. Hak ediyor muyuz?
Kimi zaman tutuyor gibi oluyorum bu öğüdünü. Ama çok zor be Ay. Yani he deyip geçemiyorsun ki. Lay lay lom olmuyor. Korkuyorsun. Korkuyorum anlık anların büyüsüne kapılıp sürüklenmelerden. Çünkü çıkamıyorum. Çıktığım anda da perişan oluyorum.
Kimi zaman sevmekten korkutuyor bu duygu. Aşık olamıyorsun. Ya. Ya doğru değilse? Konuşuyorsun da aslında en başında. Ben böyleyim diye anlatıyorsun kendini. Bak vazgeçeceksen şimdi geç, bana bulaşma diyorsun. Kapıyor seni. Kaptırıyor kendine. Ya sonra?
Anlamıyorum..
Yalnızlığı bu kadar sevdiğimi.. Anlıyorum aslında…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)