9 Mayıs 2010 Pazar

Deneysel Günler

Bakalım yazabiliyor muyuz? Öhm. Deneyelim azcık…
Koğuş kalktan, “mıstığım hadi kalk da bir kahvaltı yapalıma dönüş. Bir haftalık mıstıksal haller. Sonrasında Onbaşı Mustafalığa tekrar geçiş.
Aslında sonraları düşünmenin az biraz saçma, aslında saçma değil de, gereksiz olduğunu gördüm 75 günlük deneyimim sonunda. 75. çok gözüken ama çabuk biten 7 lik 10’luk demeti. Şu onluk demetlerden bi’ 36 tane daha var. O değil de azmış yahu.(pok az ehuhe)

Babam dün bi’ kanalda Pink Floyd’u yakalamış. “Sen geldin ya seninkiler çıkmaya başladı” diyor. Ama babam da High Hopes’u dinlerken klipten fena halde büyüleniyor. “Bu adamlar bu işi biliyor yahuuu” diyerek sesini daha da açmamı istiyor. Kız kardeşim ise diğer odadan beni çağırıyor. “abi baksana saçımı şu kadın gibi yaptıracağım. Nasıl?” “Ehmm bilemedim ki duygucuğum. Uzuna alıştık ve sana çok güzel gidiyor. Ama evet evet kestir. Bu kadar güzellik kötü, eğğğ” dedikten sonra güzel bi’ kahkaha tufanı atılıyor odadan. Annem her gördüğünde öpücük bombardumanına tutuyor. Abim ise kaçırdığım Fenerbahçe maçlarını yaşatırmışçasına anlatıyor. Sonra duygu bi’ daha yanıma geliyor. Getirdiğim kinyas ve kayra adlı kitabı eline alarak. “abi nasıl ki bu kitap” diyor. “Mmm”diyorum. O iki çarpık yaşamları olan adamları saçımı böyle yaptırsam nasıl olur ki abi diyen bi’ bebeğe oku demeli miyim, dememeli miyim diye düşünüyorum. Sonrasında “kitap evde tatlım. İstersen oku. Okuma hızın artar canım” diyorum.

Sonra gazetelere şöyle bi’ bakayım diyorum. Şırnak’ta bi’ asker mayına basmış haberini okuyorum. Arka fonda “dirge for november” çalıyor okurken. Brütal kısmında ben de ses tellerime tecavüz ederken “azcık kıssana şunun sesini yahu” gibi bi’ ses gelmediğini görüp biraz daha ses veriyorum. Biliyorum ki içerden onlar da benim gibi bağırıyorlar hayata. Onlar da farkına varıyor hayatın bir illüzyon olduğunu. Nasıl olmasın ki? Hayatın beklenmedik ve inanmadıkları yüzünün testini ben yapacaktım. Çok sevgili oğul, biricik kardeş, sevecen bir arkadaş olan Ömür..

Annemin yanına gidiyorum. Anne diyorum içinde ufacık bir korku olmasın e mi diyorum. Bak diyorum kimin yarın trafik kazasından ölüp gideceği belli mi diyorum. Evet diyor. Ben kadere inanıyorum bitanem diyor. Anne bunun kaderle pek alakası yok ama derken, askerde siyasetin ne kadar saçma bi’ şey olduğunu düşünüp, babamı üzdüğüm siyasi muhabbetlerini aklıma getirerek, evet anneciğim kader. Kadere inanmak lazım diyorum. Ben demesem de ağzım konuşuyor. Sonra annem kendine çekip beni öpüyor. Beni. Benliğimi. Beni bana hatırlatıyor kokusuyla..

Yavaş adımlarla odama yol alırken “is there anybody out there” sesi yükseliveriyor. Buradayım diyorum hayata ve senin getirilerine gülüyorum diyorum. Harika klasik gitarın her gıdıklanmasında boşalmış zihime yüklemede bulunuyorum. Ve yaklaşık 3-5 ay önce gelen ölümü sempatik olarak göstermiş olduğum yazıları okuyup, ne kadar saçmaladığımı görüyorum. Belki gelecek olan günlerin zorlu olmasından. Bilmiyorum. Ama şunu biliyorum ki aile-arkadaş-fenerbahçe-pink floyd-nefes-yağmur-güneş-deniz yaşamaya en bi’ değer şeyler. Kinyas’a selam ediyorum gizlice.

Sonrasında yazmayı denediğim bi’ blogun sonuna geliyorum. Hopppp bitiveriyor.
“Goodbye blue sky” çalarken..

3 yorum:

bi tuhaf bişey dedi ki...

Bilmesem senin yazdığını, yine de bilirdim. Ömür bu derdim. Yok yok, ki'lerden değil; yok yahu, Pink Floyd'dan da değil. Senden, cümlelerin usul usul'luğundan, iyimser duygularından... Ne güzel, yumuşacık...

Ne zaman sessizlik olursa, özlersen, korkarsan, üzülürsen, sevinirsen; "is there anybody out there?" diye seslen, duyarım ben. :)

ka' dedi ki...

ben de!

usulusul dedi ki...

biliyorum. biliyorum!